Hikaye Hane [- Aşk Sevgi Dostluk Dini İbretlik Komik Korku Duygusal Asker Hikaye ve Hikayeleri -]
Hikaye Menü


Bursa Web Tasarım
Hikayeleri
genç
islam
Fireworks Dersleri
Bursa Emlak
KALBİNİ KUŞLARA VEREN ÇOCUK
Bir varmış bir yokmuş, adı sanı bilinen zamanın birinde, dağlardan
kopup gelen çağlayanların arasında şirin mi şirin küçük bir köy varmış.
Her bahar geldiğinde bir başka güzel olurmuş buralar. Doğaya binbir
canlılık gelir, bir başka güzel akarmış dereler. Arılar, kadife kanatlı
kelebekler çiçek çiçek gezer, daldan dala uçuşurmuş türkü gözlü kuşlar…
Bir efsaneye göre güneş en güzel orada gülermiş çocuklara, oraya
dökermiş ışığının en güzel renklerini. Yeryüzünün en güzel bitkileri,
çiçekleri, hayvanları da oralıymış. Gökyüzünde her gece yıldızların
düğünü olur, her sabah bir sevincin şöleni başlarmış. Düş mü? gerçek
mi? pek ayırt edilemezmiş, etrafını çevreleyen dağlar öylesine görkemli
dururmuş ki, doruklarında gökyüzü hep mavi ve engin bir denizi
andırırmış. Eteklerindeki derin vadiler boy boy hayvanlar barındırır,
onlara analık eder ve bütün kötülüklerden korurmuş… En vahşi hayvandan,
en sessiz böceğe kadar tüm canlılar kardeşce geçinirmiş. Bir yeşil halı
gibi yerleri kaplayan çimenler, nereden çıkıp, nerede tükendiği
bilinmeyen pırıl pırıl sular, rengarenk çiçekler ve türlü boyalı
kuşlarla bu eşsiz yer, bir başka yaşama sevinci verirmiş insanlara.



İşte bu yörede zeki mi zeki, akıllı mı akıllı küçük bir çocuk yaşarmış.
Deniz adındaki bu sevimli çocuk insanları, hayvanları, kuşları,
çiçekleri, ağaçları yani doğadaki güzel olan her şeyi ve bir de
herkesin masal anası ismini verdiği bilge ninesini çok severmiş. O bu
sevgisini lafta bırakmaz, gereğini her fırsatta yerine getirir,
insanların, hayvanların, canlı cansız, doğadaki tüm varlıkların haksız
saldırılara hedef olmaları karşısında, içinde sınırsız bir öfke ve acı
duyarmış. Bu yüzden hep güçsüz ve haklıdan yana çıkarmış. Çünkü Deniz
ninesinden hep emeği, yardımseverliği, merhametli olmayı, sevgiyi,
iyiliği, dürüstlüğü, doğruluğu, temizliği, ahlaklı ve adil olmayı
öğrenmiş.



Deniz gün boyu çiçeklerle söyleşir, kelebeklerle uçuşur, bilge
ninesinin ardında koşuşup dururmuş kırlarda. Onun geçtiği yerlerde
güller gülümser, sümbüller pembeleşir, kuşlar şarkı söyler, dağlar
taşlar dillenirmiş. Hafif hafif esen rüzgarlarla ağaçlar eğilip eğilip
birbirini selamlarmış. Deniz nerede solmuş sararmış bir çiçek görse,
koşar su getirir, koklayıp okşayıp yeşertirmiş. Her şey öylesine ona
alışıkmış ki, bir gün ortalıkta görünmese, çevreden iniltiler duyulur
uzun narin kavaklar bile boynu bükük bakarmış. Öyle ki, çiçekler üzülüp
büzülür, kelebekler uçmaz, kuşlar türkülerini söylemez, sular
hışırtısız akarmış. Deniz sadece kuşlarla konuşmazmış. Köylülerin
söylediklerine göre, o bütün hayvanların dillerinden de anlarmış.
Onlarla saatlerce söyleşir. Birbirileriyle iyi geçinmelerini öğütlermış.



İşte Deniz, bu gizemli doğanın koynunda doğmuş, orada büyümüş orada
tanımış çiçekleri. Kuşlarla dostluğu, arkadaşlığı da orada başlamış.
Küçücük yüreği dünyayı içine alacak kadar geniş, sevgisi dünyayı
ısıtacak kadar sıcakmış. Bu güzel çocuk yaşamına renk veren, anlam
katan sevgisinin sesini de orada bulmuş. Hiç bir canlının başka bir
canlıya haksızlık etmesine gönlü razı olmazmış. Onun bu sesini duyan
her canlı bütün kötülükleri unutur, sadece iyilik düşünürmüş.



Ve bir gün Deniz bu güzelim köyünden ayrılmak zorunda kalmış. Kuşların
ötüşü, serin suların çağlayışı kulakları okşayıp yüreklere dökülürken,
çiçekler solumalarını sıklaştırmış. Bütün köylüler gediğin tepesini
aşıp, Deniz’ i uğurlamışlar; iyi yolculuklar dilemişler. Ninesi o kadar
çok üzülmüş ki, sözcükler onun ayrılık acısını anlatmaya yetmemiş.
Hiçbir canlının başka bir canlıya veremeyeceği ve hiç bir canlının
anlayamayacağı bir şefkat ve sevgiyle basmış bağrına. İçi ılık ılık
duygularla dolup kabarmış, o yaşlı yüreğine ince ince çağlayanlar akmış
da, yangınını söndürememiş. Torunu uzaklaşıncaya dek çırpınan yaralı
bir kuş kanadı gibi, yaşlı gözlerle el sallamış ardından, dualar
mırıldamış. Deniz uzaklaşır uzaklaşmaz hemen bütün köylüler onu
özlemeye başlamışlar. Bu sevginin kaynağı neredeymiş, neymiş kimse akıl
erdirememiş.



Deniz şehirler geçmiş, trenler, otobüsler, vapurlar, otomobiller ve
uçaklar görmüş: görünce de ağzı bir karış açık kalmış, zira köyünü
çevreleyen dağların ötesini hiç mi hiç bilmezmiş.



Deniz uygarlığın teknolojik nimetlerinden uzak, fakat bozulmamış,
kirlenmemiş, temiz ve bakir bir doğa ortamında yaşarken, babası onu
alıp uzak bir ülkeye götürmüş. Bu ülkenin renk renk lale bahçeleri, yel
değirmenleri, altın saçlı gökgözlü güzel çoçukları varmış. Ancak
getirildiği kent beton yığınları ile kaplı, soluk alamayacak derecede
kalabalık, gürültülü ve telaşlıymış. Doğup büyüdüğü yerlere hiç
benzemediği gibi, her akşam kocaman fabrika bacalarından çıkan, kirli
kara bir duman abanırmış kentin üstüne. Kent soluk alamazmış. O zaman
gökyüzü ışığını yitirir, sokak lambaları bile zar-zor ışıldarmış.
Burada insanlar kendilerini kalın beton duvarlar arkasına, kuşları
kafeslere, çiçekleri özgür doğadan koparıp saksılara koymuşlar.
Kafesteki kuşlar aç değilmiş ama özgürlükleri yokmuş. Saksıdaki
çiçekler susuz değilmiş ama doğal güzellikleri kalmamış. içeklerin
renkleri ve kokuları, kuşların ötüşleri yapaymış. İnsanların neşeleri
gülüşleri ve ağlayışları da.



Okula başlamış Deniz. Sınıflar çocuk doluymuş, ancak Deniz yalnızmış,
bir türlü alışamamış kalabalıklara, kent yaşamına… Yitirdiklerini
ararmış Deniz, gözünde tütermiş insiz köyü, yemyeşil dağlar, serin
pınarlar, kuşlar, yeleleri rüzgarda savrulan atlar, koyunlar, kuzular,
bir de dünya tatlısı nineciği.



Onca kalabalığın orta yerinde yapayalnız kalmış; ne o anlatabilmiş
kendini başkalarına, ne de başkaları onu anlamak istemiş. Bir tren
geçermiş Deniz’in özlemlerinde, bir kuş ötermiş, o kuytu bir köşeye
çekilip ağlarmış. Kimi zaman özlemi dayanımaz bir hal alırmış, yakıp
tutuştururmuş yüreğini. Deniz’in bu durumuna öğretmeni çok üzülürmüş.
“Sen zeki ve yetenekli bir çocuksun bu günler çabuk geçer buraya da
alışırsın” diyerek Deniz’ i teselli etmeye çalışırmış. Ama o dalgınmış,
bilincini yitirmişçesine boş boş bakarmış etrafına. Artık
düşüncelerinin içinde öyle eriyip yitmiş ki, bu ona sonsuz derece acı
verirmiş.



Bir de Deniz’ in kafasını sürekli yoran bazı sorular varmış. Neden
kuşların, çiçeklerin zgürlüklerini kısıtlayıp, kafeslerde ve saksılarda
tutsak olarak yaşatırlar? Kuşlar ve çiçekler evlerdeki saksılar ve
kafesler için yaratılmamıştır ki? Acaba bütün bu haksızlıklar ve
acımasızlıklar geçici ve basit bir doyum duygusu için miydi? Peki,
kocaman adamların bu tutumuna karşı, ya çocuklar niçin kayıtsız
kalıyordu? Onlar, kuşların ve çiçeklerin özgürlüğü için neden bir çaba
harcamıyordu?



Deniz bu sorunları günlerce düşünmüş; çiçeklerin saksılara, kuşların
kafeslere konulmasına bir anlam yüklemeye çalışmış, ama becerememiş.
Gün geçtikçe suskunlaşmış, konuşmaz gülmez olmuş ve yemeden içmeden
kesilmiş. Sanki uzak diyarlarda dilsiz, kolsuz, kanatsız kalmış.
Gitgide içine kapanmış, yapılan bu haksızlıklara öfkelenmiş, ancak
bağırıp çağırmamış, suskunlukla direnmiş.



Derken bir gece hastalanmış Deniz. Günlerce ateşler içinde yatmış,
yatarken de köyünü sayıklamış, uyanıkken Perihan ninesini hayal etmiş.
Ninesi yine ona öğütler vermiş, destek olmuş yalnızlığında, yol
göstermiş. Ninesi Deniz’e “Konuş Deniz’im, yine göz kırp yıldızlara,
çiçeklere gülümse, gülücükler dağıt, göster sevgi dolu yüreğini
herkese. İyi olmalısın sen, hastalanırsan üzülürüz. Yaşlı yüreğim
dayanamaz acına. Sonra bütün kuşlar da üzülür; dağlar, taşlar başlar
ağlamaya. Yerin kulağı duyar olup biteni, bütün ormanlar yas tutar.
Menekşeler sulara döker kirpiklerini, sular acı keser, acı yolları…”
dermiş. Sonra bir an duraksar, yorgun ciğerlerini soluklandırır
ardından Deniz’in saçını okşar, konuşmasını yine sürdürürmüş.







Ama Deniz onun söylediklerinin çoğunu duymaz, atların kişnemeleri,
kuzuların melemeleri arasında rüyalara dalarmış. Köyünde iken her akşam
yatmadan önce, ninesi Deniz’e kuşlar, çocuklar ve çiçeklerle ilgili
masallar anlatırmış. Sonra. “o yıldız senin, bu yıldız benim” diye
ninesiyle yarışır, gökyüzünün sonsuz ışıltısına bakar, uyurlarmış. Oysa
Deniz bu kente geleli bir yıldız bile görememiş.



Günler sel gibi haftalar yel gibi geçip gitmiş. Deniz iyileşip eski
sağlığına kavuşmuş, ama özlemi hiç mi hiç dinmemiş. Nereye gitse
özlemini de oraya götürmüş. Zaman zaman özlemi içinde onulmaz bir sızı
olur depreşir. Ne yapsa ne etse önüne geçemezmiş.



Deniz zeki, enerjik, başarılı ve itinalı bir çocukmuş. Ögretmenleri
onun bu niteliklerini yararlı bilgi ve sağlıklı bir çevre bilinciyle
dengede tutmak için yoğun bir çaba içine girmişler. Deniz de yavaş
yavaş okul yaşamına alışmış. Bu nedenle öğretmenleri iyi bir şey
başarmış olduklarını düşünerek gönenmişler, kıvanç duymuşlar. Çünkü
Deniz en zor meseleler üzerinde bile inanılmaz ölçüde düşünceler
üretir, günlük ders ve ödevlerini büyük bir istekle hazırlar, olumlu
taraflarını eliştirmeye çalışırmış.



Deniz her zaman sevimli, duygulu, insanları kırmamaya özen gösteren,
herkesin yardımına koşan bir çoçuk olduğunu göstermiş. Onun doğa
sevgisi ve bilgisi de herkesin dikkatini çeker ve bu güzel nitelikleri
çevresinde sevilmesini sağlarmış. Hatta, onun bu özelliklerini
öğretmenleri diğer çocuklara anlatıp, örnek gösterirmiş. Anne ve babası
da Deniz’ i bu meziyetleri nedeniyle dünyanın en akıllı çocuğu olarak
görürlermiş.







Deniz bir yandan çevresine uyum sağlamaya diğer yandan da kendine yeni
uğraşlar edinmeye çalışıyormuş. İşte o günlerde, evlerinin önüdeki
küçük bahçeyi düzenlemek aklına gelmiş ve şimdiye kadar bunu
düşünemediği için de kendine kızmış. O günden sonra en büyük uğraşı
bahçesi olmuş. Oraya çeşitli bitkiler dikip, çiçekler ekmiş.
Bahçesindekiler de boy verip renklenince bütün boş zamanlarını onlara
bakmakla geçirir olmuş.



Çiçeklerin yanında mutlu olurmuş ya yine de içten içe hüzünlenirmiş.
Çünkü, Deniz bu insanları anlamıyormuş. Onlar, kendilerini doğadan
uzak, beton duvarlar arkasına kapattıkları yetmiyormuş gibi kuşları da
kafeslere tıkmışlar…



Her şey bir yana da ya o büyük kentlerin meydanlarında gördüğü sürü
sürü tembel güvercinlere, kirli kanal sularında nazlı nazlı yüzen
kuğulara ne demeliydi? Böylesine kanatları olur da, kentlerin o pis
havasında, suyunda nasıl dururlardı? Uğuldayan iş makineleri, göğü
kirleten fabrika bacaları, araba sesleri, eksoz dumanları, müzik diye
zangır zangır bağıran hoperlörler ve estetikten uzak, çirkin
apartmanların arasında nasıl yaşanır? Deniz bu soruları durmadan sormuş
kendine, ama yanıt bulamamış. Çocuk aklı anlamaya, yanıtlamaya yetmemiş
bu soruları.



Ve günün birinde öfkesi öylesine büyümüş ki, gidip babasının onarım
işlerinde kullandığı keskin mi keskin testereyi alıp, fırlamış sokağa.
Kafes gördüğü ilk eve dalmış ve buradaki kafesi kesmiş. Ve o günden
sonra, her gece evlere girip, kafeslerin çubuklarını keserek kuşlara
özgürlüklerini vermeye başlamış. Deniz’ in bu yaptıkları kafes
sahiplerini çılgına çevirmiş tabiî. Günlerce gazetelere ilanlar
verilip, duvarlara afişler asılmış. Radyo ve televizyonlarda duyurular
yayınlanmış. Bu yayınlarda, “Korkunç ve affedilemez suçu işleyen
canavar” hakkında bilgi verenlerin ödüllendirileceği açıklanıyormuş.
Ancak Deniz yılmamış. Yine her fırsat bulduğunda evlere, bahçelere
girip kafesleri kesmeye devam etmiş. O ülkeyi yönetenler çok kızmışlar
bu işe, kentin bütün polisleri bu kafes canavarını yakalamak için
yarışa girişmiş, günlerce pusu kurup beklemişler. Ama bu bir sonuç
vermemiş. Bir defa polis, asker bütün ülke düşmüş bu kafes canavarının
peşine. Yine günler, haftalar, aylar geçmiş ama yakalayamamışlar.



Deniz, bir akşam yine elinde testeresiyle büyükçe bir eve girmeye
çalıştığı sırada pusu kuranlar tarafından yakalanmış. Ve bu haber
ülkenin her yanında bomba gibi patlamış. Gazeteler Deniz’in boy boy
fotoğraflarını basmış, televizyonlar çeşitli görüntüleri getirmiş
ekranlarına, radyolar ise her haberinde duyurmuşlar. İlgililer ise bu
“canavarın” yakalanışına müthiş sevinmişler. Günlerce süren şölenler
düzenlenmiş, bayram gibi kutlamışlar bu başarılarını.



Ama bu sevince katılmayanlar da varmış: ülkenin altın saçlı, gökgözlü,
güzel çocukları Deniz’in yakalanışını üzülerek karşılamışlar. Topluca
göşteriler düzenleyip yönetimi protesto etmişler. Özgürlük istemişler.
Deniz özgür olsun demişler.







Ancak çocukların bu çığlıklarını sağır yürekler duymamış. Mahkemeler
kurulmuş, kurullar toplanmış, dünyanın dört bir yanından pedagoglar,
psikologlar, bilim adamları çağrılmış. Herkes Deniz’in işlediği suçun
nedenini araştırmaya koyulmuş.



İlk gece, polis merkezinde, üşüyüp ağlayan Deniz’in gözünü uyku
tutmamış. Yaptıklarını ve kendisine yapılanları düşünmüş. Kendince suç
kavramını sorgulamış ve “kim suçlu?” sorusuna yanıtlar aramış.
Kafeslerini kırdığı ev sahiplerini düşünmüş, özgür kalınca kanatlarını
sevinçle çırpan minik kuşları…







Sonra arkadaşlarını, öğretmenlerini, anasını ve babasını, ninesini
düşünmüş. Yüreği sızlamış Deniz’in hepsini de özlediğini anlamış.
Ertesi gün ziyaretçileri olmuş Deniz’in. Öğretmenleri ve okul
arkadaşları gelmiş, renk renk çiçekler, çeşitli hediyeler verip onu
teselli etmeye çalışmışlar. Ziyaret saati bitince de boynu bükük
gitmişler. Ardından bütün ülkenin sarı saçlı, gökgözlü çocukları
Deniz’e üzüntülerini belirten kartlar, mektuplar göndermişler. Ama
kurulan mahkeme çok acımasızmış. Çocukların protestosunu da hiç
önemsemiyormuş. Deniz’i diğer çocuklara da kötü örnek olmasın diye
cezalandımak istiyormuş yargıçlar.



Deniz, uykusuz geçirdiği bir gecenin verdiği yorgunlukla hemen uykuya
dalmış ve dalar dalmaz da başlamış rüyalar görmeye. Rüyada yaşlı bir
ninecik oturmuş bir pınarın başına, Deniz’ e “körler ülkesi” masalını
anlatıyormuş, ama bu bilge ninesi değilmiş. Rüyadaki ninenin anlattığı
masal şöyleymiş;



“Evvel zaman içinde, kalbur zaman içinde, dünyanın bir yerinde, bir
baba ile oğul varmış, bunların fazlaca bir dertleri yokmuş; işleri,
aşları onları kimseye muhtaç etmezmiş. Ama babanın bir sorunu varmış;
oğlunun eğitimsizliği ve cehaleti. O devirlerde ne oğlunu
gönderebileceği bir okul ne de ders verebilecek öğretmenler varmış.
Okul ve öğretmenler yokmuş ama çocuk dünyayı tanımalı ve bilmeliymiş.
Çünkü babanın inancı, “Alimler gözlüdür, Cahiller ise kör’’
biçimindeymiş. Sonuçta baba karar vermiş; oğlunun gözü açılmalı,
dünyayı görüp tanımalıymış. Baba ile biricik oğlu bilinmeyen ülkelere
doğru yola çıkmışlar. Az gitmişler uz gitmişler, sonunda bir de
bakmışlar ki, körler ülkesi diye bir yere gelmişler. Olacak bu ya, tam
körler ülkesine geldiklerinde, çocuk bir hastalığa yakalanmış. Eli
ayağı tutmaz olmuş. Baba şaşkın, çocuk bitkin uçan kuştan medet
ummuşlar. Tam o anda “korkma” diye yüreklendirmişler. Babanın etrafına
toplananlar. Ve, “siz buranın körler ülkesi dendiğine bakmayın, buranın
öyle becerikli bir hekimi var ki kime dokunsa hastalığından iz kalmaz”
demişler. Böylece baba yatıştırılmış ve çocuk tezelden hekime
kavuşturulmuş. Hekimbaşı usta parmakları ile hastasını tepeden tınağa
bir güzel yoklamış. Hemencecik de illetin nedenini bulmuş; sorun
çocuğun gözlerinde imiş. Burnun ile alnın birleştiği noktanın sağında
ve solunda bulunan çukurlara gömülü, bıngıl bıngıl devinen oval iki
cisimcik. Açılıp kapanan birer deri kapakla örtülü….



İşte hepimizin bildiği insan gözü, illetin nedeniymiş. Hekim böyle
söylemiş, teşhisi böyle koymuş. Operasyon kısa sürede bitmiş, dışarıya
çıkarmışlar çocuğu. Baba bir de ne görsün, çocuğun dünyayı görüp
tanıyacağı gözlerinin ikisi de yerlerinden çıkarılmış. Çünkü körler
ülkesinde herkeste göz düşmanlığı varmış. Körler bilginin, ışığın,
aydınlanmanın en önemli aracı olan göze düşmanmış. Daha o çağlarda
“aydınlık ile karanlığın, bilgi ile cehaletin” savaşı varmış. Ancak
baba ve oğul geç anlamışlar bu gerçeği ve ağır ödemişler bedelini. Ve
bu sonuç karşısında sanki dünya bir anda başlarına yıkılmış baba ile
oğulun. Yaşam zindan olmuş, ama ne acı duyacak halleri kalmış, ne de
acıya dayanacak güçleri. Acıyı acıyla bastırmışlar boynu bükük’’…



Deniz gördüğü düşün etkisiyle ter içinde uyanmış. Bir korku sıkıca
sarılmış boğazına. Kendini o hekimin elinde imiş gibi hissetmiş.
Sevdiği onca yüzü düşünmüş, ama hiç birisini anımsayamamış, sisler
arasında yalnız kalmış. Bir yerlerden ince bir ezgi çarpmış
kulaklarına, çoğalan, delirten bir ezgi…. Usuna babasının üzgün,
perişan yüzü gelmiş, bir güvercin uçuvermiş yüreğinden, acıyla
ürpermiş. Deniz’in ağzından “Baba” diye bir inilti çıkmış. Sonra
gördüğünün korkulu bir düş olduğunu fark edince derin bir oh çekip
rahatlamış.



Derken duruşma günü gelmiş binlerce çocuk yığılmış mahkemenin önüne,
onlarca polis otosu eşliğinde Deniz mahkemeye getirilmiş. Yargıçlar
sertçe bakmışlar Deniz’e. Savcı iddianamesini okumuş, yargıçların en
yaşlısı korkutucu bir sesle “bütün bunları neden yaptın?” diye sorular
yöneltmiş. Yargıçların bütün sorularına Deniz susarak yanıt vermiş.
Yargıç öfkelenmiş dağlar kadar. Deniz’i azarlamış. “Sende hiç acıma
duygusu yok mu, kalp yok mu?” demiş. Deniz ise “Ben kalbimi kuşlara
verdim.” Diyerek ilk ve son yanıtını vermiş. Yargıçlar kendi
aralarınada fisıldaşıp, konuşmuşlar. Sonuçta Deniz’in bir kuş gibi,
demirden bir kafese konulup uzak ve ıssız bir ormana bırakılmasına
karar verilmiş. Bu haber dünyadaki bütün kuşlara yıldırım hızıyla
yayılmış. Bir çok kuş toplanıp, kanat çırpmışlar, dönmüşler gökyüzünde,
sonra da hep birlikte saldırmışlar kafese, günlerce gagalamışlar ama
nazlı gagaları parmaklıkları kırmaya yetmemiş. Kafesi
parçalayamamışlar. Parçalayıp da Deniz’ i özgürlüğüne kavuşturamamışlar.



Günlerce düşünmüşler ve sonuçta hepsi gücünü birleştirerek. Deniz’i
köyünün güzel ormanına götürmeye karar vermişler. Bütün kuşlar kanat
açıp, kırk gün kırk gece, dağ demeden deniz demeden uçmuşlar. Deniz’in
o güzelim köyünün ormanına ulaşmışlar. Yağmur yağdığında hepsi birden
kanatlarını kafesin üstüne gerip korumuşlar. Güneş açtığında
sevinmişler. Dünyanın her yerinde türlü türlü yiyecek ve çeşit çeşit
kitap taşımışlar. Kuşlar her akşam kafesin etrafında toplanıp ötüşerek
Deniz’i teselli etmişler. Cıvıltılarla uyutmuşlar, her sabah yeniden en
güzel sesleriyle uyandırmışlar. Beraberce gülüp, oynayıp, şarkı
söylemişler. Deniz onlara şiirler okumuş, bilge ninesinden öğrendiği
masalları anlatmış, kuşlar Deniz’i anlarmış Deniz de kuşları……



İşte o gün bu gündür dünyanın bütün kuşları yavrularına kuşlara kalbini
veren çocuğun masallarını anlatırlarmış. Ve onun içindir ki, dünyanın
her yerinde kuşların yalnız bir sabah bir de akşam öttüğü söylenir……..

Toplam 296 kere okundu.



Bu Hikayeyi Sevdiklerinizle Paylaşın
Gönderen           Alıcı      
Gidecek e-posta
 
Hikaye Hane [- Aşk Sevgi Dostluk Dini İbretlik Komik Korku Duygusal Asker Hikaye ve Hikayeleri -]
HikayeHane.com 2007 Tüm Hakları Saklıdır
Bu sitede cinsel konulu hikayeler bulunmamaktadır.